24 Kasım 2009 Salı

All God's children need travelling shoes




Strasbourg'ta puslu bir havada bu resmi çekerken her yolculuk öncesi gözümün önünden geçeceği aklıma gelmemişti. Ne de olsa hayat yaptığımız seçimlerden, gittiğimiz yönlerden ibaretti değil mi? Her seçim aslında yapmadığımız diğer bir seçimin sonuçlarına taşıyor bizi, e o zamanda hiç yapmamış olma olasılığına üzülmektense içimi şuanda huzur dolduran hissin hizmetine adadığım için kendimi mutluyum, sanırım.
Hoşçakal İstanbul!

24 Ekim 2009 Cumartesi

Doğumgünü' 2009 !!!



Anneme ve babama teşekkürler, onlar benim doğumgünümü kutlarken ben de onlara varlığım için teşekkür borçluyum sanırım. Cesaretle beni dünyaya getirdikleri ve büyüttükleri için. Dünya üzerinde kapladığımız yeri anlamlı kılan herkese teşekkürler gerçekte.. Zaman geçtikçe büyümeyen ruhlara, doğumgünü çok da fazla birşey ifade etmiyormuş. Sadece fizyolojik olgularız neticede, vücut başka yöne ilerlerken ruh "aynen" kalıyor, bunu çok fazla insanda farkettim son zamanlarda. Evet diyordu Aysel Teyze "ben 60 yaşına geldim ama işe bak ki çok genç hissediyorum kendimi, ben aynıyım". Doğru olabilir mi? Zamana olan bağımlılığımızla aldatıcı bir kontrast değil mi bu? Beden bize bir oyun oynayıp bir gün aynaya baktığımızda pek şaşırarak "aa yeni bir beyaz saçım oldu" yada "yavaşladı tabi metabolizma çabucak yoruluyorum bak artık" veya "vay anasını o günden bugüne 10 yıl geçmiş aradan" diyeceğimiz günler zannettiğimiz kadar da uzakta değil mi? En zor soru ise gerçekten kim yaşlanmak ister ki?? US'ten gelen hocamın vereceği seminere sırt çantası ile girdiğini ve 70 yaşlarında olmasına rağmen çocuk gibi ellerini ayaklarını kıpır kıpır oynattığını gördüğümde çok ürkmüştüm, o aslında hiç büyümemişti ki...

Neyse efendim ruhu hala çocuk kalmış, kalan ve kalacak olan herkese nice yaşlar diliyorum. Ta ki birgün bir yerde, bir aynada kendilerine toslayana kadar...


Bu doğumgünümde hatırlayacaklarım; isabetli nokta atışları için teşekkürler.

....
"-Hahaha dün gibi hatırlıyorum, yeniden Japonya'ya gideceğim için nasıl da heyecanlıydım o günlerde..
- Ne de güzel bir ülkeymiş, keşke hiç dönmeseydin.
- Yaaa o zaman büyük depremde orada olacaktım.
- Hay Allah bak onu unutmuştum bi tuhaf oldum duyunca, nerden hatırladın?
- Bu arada yılın 2019 olduğunu da belirtelim istersen."

22 Eylül 2009 Salı

Amerika günlerinden....

..aklımda, kalbimde ve damak tadımda kalanlar:

* IHOP (International House of Pancake)
Zeyneple etiğimiz kahvaltılar geldi aklıma, 4 soslu, mapple şuruplu tam da Amerikan işi pancake'ler.. Ee Amerika demek biraz da pancake demek...Buyrunuz, menü...



* Bitmek tükenmek bilmeyen market reyonları..
Aslında büyük eğlence, vaktiniz varsa ve ilk günlerde çok arkadaşınız da yoksa keşfedecek çok fazla detay bulabilirsiniz market raflarında. Aşağıda ellerimle çektiğim uçsuz bucaksız Hallmark kartları reyonu...



* Blockbuster
Yaptığın en akıllıca iş. Önce film listenizi oluşturuyorsunuz, Blockbuster'a gitmenize bile gerek yok, evinize zarf içinde bir sonraki film otomatik geliyor, size pulu yapışmış olarak gelen hazır zarfa eski DVD'yi koyup posta kutunuza bırakmak kalıyor.



* Barnes&Noble
Yine vakit geçirmek için bir cennet, binlerce seçenek arasında beğendiğiniz dergi, kitap, katalog, hobi artık aklınıza ne gelirse seçer, Cafesine oturup vakit geçirip hepsini okuyup resimlerine bakıp, sonra da güzelce yerlerine koyarsınız. Hediye almak için de ideal bir dükkandır.


* Coffee mate
Türkiye'de ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde ısrarla arayıp bulamadığım bu $3.5'lık kahve aromalarına değişik bir tutkuyla bağlıyım.


* Indianapolis
Ufak bir downtown'a sahip olmasına rağmen Amerika'yı özet olarak anlatabilen bir ortabatı şehirciğidir. Indiana eyaletinin başkenti olup Indianp'lis olarak telakfuz etmeniz gerekir. Indianapolis Motor Speedway 'in düzenlediği Indy 500 yarışları yapılır burada, bir de "Purdue" saygın bir üniversitedir ülkede (IUPUI), başka da bir numarası yoktur. Aşağıda yaz/kış versiyonu olarak anılarımda Amerikalı ev arkadaşım Misty ve onun haftasonları bana bıraktığı kedi ve balık bakımları ile yer eden evim..O gün bugündür Amerikan kızlarını sevemedim gitti...



28 Ağustos 2009 Cuma

Q: Who was Betty Crocker?

A: One of the best-known women who never existed.

Bu akşamüstü kendimi gelen bir reklam mailindan sonra iç çekerek yine sayfasında gezinirken buldum.

Wikipedia kendisini bir "personal and cultural icon" olarak tanımlarken ben kendisi ile Amerikan market raflarında tanışmıştım. "Just Add Water!" tarzında kek karışımları, mikrodalga popcorn, biscuit gibi tam benlik ıvır zıvırlara düşkünseniz pazara 1921'de girmiş ve binlerce kolaylık sunan Betty Crocker dünyasına çok yakınsınız demektir.




İşin ilginç yanı Betty Crocker bir hayali kahraman, şirket yöneticisi emektar Crocker kendi soyadını verirken kulağa hoş gelen bir isim olarak da "Betty" adını koyuyor. Betty bu camiada yüzünü ilk kez 1936'da gösteriyor paketlerde. Sonrasında her 6 yılda bir yüzünü değiştirerek daha modern bir hal alıyor ve paketlere öyle yansıyor ama hiç yaşlanmıyor. Bugün 88 yaşında olmasına rağmen Benjamin Button misali bir döngü içinde resimlerde görünen Betty giderek çağa uyum sağlıyor.


Amerika'da Betty Crocker'ın yaşadığına cidden inananlar da var. Kendisine yazılan binlerce mektuba ve tarif isteklerine geri dönen firma "Betty" imzasinı kullanınca ve üstüne de bir radyo show'u yayınlayınca Betty Crocker'ın Amerika'da en tanınmış ikinci kadın olması pek de zor olmuyor (Eleanor Roosevelt'ten sonra).

Marketing dünyası bana uzak, ama poli-multi-facial Betty, bana göre bir pazarlama harikası...Kek hazırlama ve yeme alışkanlıklarımızı sonsuza kadar değiştiren ve asla varolmayan bir hanım Betty.


P.S 1: Bu akşam ne pişireyim diyenler için sitedeki "elinizde hangi malzemeler varsa yazın, biz söyleyelim" köşesini tavsiye ederim.
http://www.bettycrocker.com/

P.S 2: "Finding Betty Crocker: The Secret Life of America's First Lady of Food." by Minneapolis author Susan Marks. -İşte bir Amerika siparişi-
http://www.upress.umn.edu/Books/M/marks_finding.html

14 Ağustos 2009 Cuma

About a boy

Hayatımıza girdiği anı çok net hatırlayabiliyorum, Kadıköy'de çalıştığım klinikte bir Cumartesi günü telefonda sevinçle vermişlerdi müjdeyi. "Hala oluyorsun" diye. "Hala olmak" derken???

O soru işaretlerinden bugüne 2 yıldan fazla geçmiş geçmiş. İlk doğumgününde yanında değildim, neyse ki ikincide yakalayabildik. Karşımızda mumlarını üflemeye çalışan, anlamadığımız şekilde Flemenkçe kelimeler kullanan, minik araba delisi, kızıl saçları, tatlı tek gamzesiyle, füzyon isimli biricik yeğenim: BARAN

Genetik olarak baktığımızda kardeşimin çocuğu olarak 25% aynı genleri taşıyoruz ki bence küçümsenir bir oran değil, duygusal olarak ise 100% bağlandık, aşık olduk, özler olduk...


Hollanda ile özdeşleşen turuncu rengi crocks'ları


Henüz şeker ve çikolata ile tanışmamış olan Baran, hayatı bu üzüm ve elma kurularından ibaret sanıyor; tüm kutu bitene kadar büyük bir el manipülasyonu ile tek tek taneleri mideye hoplatıyor.



Doc Hudson & Sheriff



Büyük ihtimalle hiç anlayamayacağım ama hayalgücü ile ona anlatabileceğimiz masal kitapları (Baran, bak bu Kıtmir..)


Dikkat!!! Evde yürürken karşınıza araç çıkabilir !!!



Uykusunda terapik, sedatif, hipnotik etki yaptığına inandığım "Cars" ailesi, nasıl olup da uykusunda bir an elinden bırakmadığına ve 2 yaşında bu bağlılığa pes doğrusu!

İlahi Barancım, çok yaşa sen e mi???

25 Temmuz 2009 Cumartesi

30 yılın türküsü


19 Temmuz 2009, İstanbul


Yeni Türkü konseri yine beni aldı, uzaklara, ailece gittiğimiz Enez tatillerinde sağlı sollu geçtiğimiz ayçiçeği tarlalarının ortasına götürdü, orada bıraktı bir süre....
"Başka türlü birşey benim istediğim" dediğiniz anlarda yanıbaşınızda bulduğunuz, gurbete kaçtığınızda içinizdeki hüzün, geçmişe dönüp baktığınızda,

"Geri verin
Arnavut kaldırımı yollarda
Bir kızın saçlarında
Gönlümün vals yaptığı
Akasya kokulu sabahlarımı" dedirten şarkıların sahipleriydi onlar ne de olsa.

30 yıl geçse de coşkularından, gençliklerinden ve enerjilerinden birşey eskilmediğini görmek çok güzel. Bazı insanlar hiç yaşlanmaz, Derya Köroğlu işte o insanlardan biri. Murathan Mungan'ın her ne spekülasyon sonucu olursa olsun katkısı bence çok büyük, eşsiz bir buluşma olmuş...

Yeni Türkü'nün bol flütlü, kemençeli, klarnetli ezgilerinin arasında okuduğunuz her cümlede, konuştuğunuz her insanda bulduğunuz aşkınıza rastlayabilir, herşeyin kendi dilinde konuştuğu dünyanın kapılarını aralayabilirsiniz. Ne de olsa onlar, denizlere çıkan sokakların, İstanbul'u güzel ama zabitlerini yaman bulanların, şiirlerle şarkılarla kendini avutanların, göç yollarında kaybolanların, maskeli baloda dans etmeye devam edenlerin şarkılarıdır.

Mucize gibi gelen bir başka şarkıları da "sesler yüzler sokaklar", yine sözleri ile Murathan Mungan'a şapka çıkarmayı hakettirir bana göre:

"Kıvrılırken bir kentin alanına
Tutunur geçmiş yıllarına
Tutunur anılarına
İnce uzun duvarlar
Kaç hayat yaşadınız söyleyin
Sesler yüzler sokaklar"


Düşünüyorum da ayçiçeğinin bana bu kadar huzur vermesinde belki de "Günebakan" ezgilerinin bile katkısı olabilir, bilinçaltı işte, nereden vuracağı hiç belli olmaz.

17 Temmuz 2009 Cuma

A girl can never have too many shoes

Her insanın zaafları vardır. Benim de var... Ev taşıma sonucu yeni dolaplara yerleşirken bunlar daha da bir gözümüze çarpıyor haliyle. Yani hep orada parça parça olduğunu bildiğiniz halde şimdi toplu gösterimle karşınıza çıkıyor.

Efendim "ayakkabı" deyip geçmeyelim... Çeşitliliğin ana nedeni erkekler arasında daima merak konusu olmuştur ama şöyle açıklamak isterim ki, her event'in, sezonun ve hatta moodun ayakkabısı farklı oluyor. Örneğin kışın çizme desek topuklusu, düzü yada son yıllarda çıkan ugg tarzları, günlük hayatımızda ise; düz, babet, spor, sandalet, sivri burun, yuvarlak burun, sadece ucu açık, sivri topuk, kalın topuk, platform topuk, dolgu topuk formları, terlik desek; düz ve topuklu terlikler, spor ayakkabılar, taşlı, bantlı ve tokalı ayakkabılar vs vs... derken sonu olmayan bir dünya çıkıyor karşımıza...Bununla birlikte kimliğinizi sadece bir ayakkabı ile değiştirmek oldukça eğlenceli bir durumdur ki babet ile şeker kız, sandalet ile özgür kız, dolgu topuk ile şehir kızı, ince topuklu ayakkabılar ile feminen kız, botlar ile asi kız havasina bir anda girebilirsiniz.


Toplu gösterim-2009 Temmuz


Benim açımdan olay şöyle başladı. Hayatımda ilk maaşımı aldığım gün (ilk asistan maaşım) gidip ilk ve son CAT botlarımı almıştım, o yıllarda son derece "in" idi, sonrasında her kendimi ödüllendirişim bir ayakkabı ile oldu... Japonya'daki Çin malı ucuz ayakkabılar da üstüne tuz biber ekince 9 ay gibi bir zamanda bunun iki katı rakama ulaşmam pek de zor olmadı bu şartlarda...

Bu durumun kontrendikasyonları:

1- Evde en çok yeri kapladığınızdan ailenin diğer fertlerine karşı vicdan azabı duyarsınız.
2- Hepsini giymek kısmet olmadığından yıllarca giymediğiniz bi dolu ayakkabınız olur, atamazsınız da, öylece arada sıkışmışlardır.
3- Birini atmadan yenisini alacak durumda değilsinizdir.
4- Varsa erkek arkadaşınız/eşiniz/annenız/babanız her fırsatta ayakkabı rakamını gözünüze sokmak için tetikte beklemektedir..
"-Bence onu artık alma, sende çok var zaten..
-Ne olacak, senin de "n" çift ayakkabın var, biz bişey diyor muyuz..." dialoglarının yaşanması an meselesidir.
5- Naparsanız yapın Japon İmparatoru size madalya vermeyecektir(!).

Endikasyonları:

1- Her yılın ve sezonun modasına uygun (sivri burun, yuvrlak burun, açık burun) birkaç çift ayakkabınız mevcuttur. Sezonlar gelip geçse de bu sizi zerre kadar etkilemez.
2- Bir geceye giderken elbiseye ayakkabı rengi uydurme derdiniz yoktur, nasılsa her renkten vardır.
3- Arada evde giyip dolaşabilir, uzun zamandıır giymediğiniz ayakkabılarınızla hasret giderebilirsiniz.
4- Ev gezmelerinde yanınıza alacak bir çift tertemiz ayakkabınız mutlaka vardır.
5- Manolo Blahnik'in kadınların ayakkabı tutkusunu anlayabilmiş olan ender erkeklerden olduğunu kabullenip, "Sex and the City" dizisinde Carrie Bradshaw rolündeki Sarah Jessica Parker, hırsızla karşılaştığı bir sahnede "Fendi çantamı, yüzüğümü, saatimi al ama Manolo'larıma dokunma!" dediğinde bunu herkesin aksine gayet doğal karşılayabilirsiniz.


Favori dizaynım




Babet denen tarz böyle birşey, tabanı düz ve 90% önü kurdelalı yada taşlı


Kişisel gelişimim sağdan sola:
İlk maaşımla aldığım Caterpillar botlar -2001-
Amerika günlerinde Payless'ten $10'a aldığım kırmızı botlar -2005-
Abimin hediyesi olarak ilk aldığım Nike pabuçlar -2000-
Hong Kong'tan $20'a aldığım Converse'ler -2006-
Neden aldığımı hala anlamadığım, son derece tarzım dışı Puma'lar -2007-

12 Haziran 2009 Cuma

Yüzyılın aşkları-I




Yüzyılın Aşkları / Çiğdem Talu - Melih Kibar

40 dakikalık bir ibret, aşk, pişmanlıkla geçmiş bir yaşam, tesadüfen iki insani birbirine bağlayan müzik aşkı, muhteşem bir ruh uyumu, yüzlerce beste ve çok "güzel" iki insanın hazin hikayesi bana göre...
Her izleyişimda gözyaşlarımı tutabilmem mümkün değil; sarsıcı bir öykü.

-----
O günlerde Melih Kibar kimya eğitimine devam etme kararı aldı. Ve master için İngiltere’ye, University College of Swansea’ye gitti.

Melih Kibar :

“4 Ekim’de artık master yapmak üzere Türkiye’den ayrıldım. İngiltere’ye gittim. İlk gittiğim zaman babamla birlikteydik. O gece Swansea’deki kampusun içinde bir yurtta kalacağım. Ama bir gün sonra açılıyor okul, Türkiye’den her gün İngiltere’ye uçuş yoktu, onun için ben bir gün önce gittim. Müthiş bir fırtına vardı ama inanılmayacak tarifi mümkün değil. Ben o fırtınada nasıl sağ kaldım bilmiyorum. Karanlık, bütün binalar karanlık çünkü öğrenciler ertesi gün gelecek, hayat o zaman başlayacak. Bir tane yaşlı gece bekçisi var. Ağaçlar yıkılıyor, okyanus fırtınası. Kopuyor ortalık, moralim bozuldu, babama da bir şey söylemiyorum. Sonra odadan çıktım, babama ‘Ben bir etrafa bakayım’ dedim. Bir karanlık koridorda ‘güm’ diye bir şeye çarptım. Baktım piyano. Otomatikman elim kapağa gitti, kapağı da açık oturdum, piyanoma gene anlatmam lazım, piyanoca bir şey. O korkumu kompanse etmem gerekiyor, anlattığım zaman çıkıyor ortaya. Çok hoşuma gitti, koşarak odama gittim. Odamı zar zor buldum, bavulu açtım bir kayıt cihazım vardı, kasete o parçayı çektim. Babam ertesi gün dönüyordu. Ve hiçbir şey bilmeden Çiğdem’e gitti bu kaset. Yani Çiğdem Talu – Melih Kibar beraberliği mi aşkı mı ne dersen de, ne isim verirseniz verin bunun en güzel sembolü budur. Ama bu örnekten dolayı aşk diyemiyorum, aşk bana cılız geliyor. Bir buçuk ay sonra filan Çiğdem’in mektubu geldi. Gene o her zamanki üslubuyla ‘Seni gidi seni gene neler yapmışsın, çıldırttın beni’ diye yazmış. Ama bilmiyor o parçanın neden yapıldığını, ‘Ekte sözleri bulacaksın inşallah unutmazsın’ diyen pembe iki sayfalık bir mektuptu, pembe bir zarfta gelmişti. Nerede okuduğumu bile hatırlıyorum odada. Birinci sayfayı öteki kağıdın altına alıp sözlere bakıp da başlığı görünce ben duvara tutundum. İçimdeki Fırtına’ydı şarkının adı.”


Gün ağarırken
Tek başıma oturmuşsam
Henüz daha gözlerimi
Bir an bile yummamışsam

Sen yoksan yine
Bense yorgun ve yalnızsam
Hele bir de...
Bir de canım
Hasretine kapılmışsam
Ve gözümde tütüyorsan
Buram buram

İşte o an bir fırtına kopar
Sanki o an yer yerinden oynar
Hoyrat bir rüzgar eserken
Sallanan gemi misali
Sallanır durur içimde dünya

İşte o an bir fırtına kopar
Sanki o an yer yerinden oynar
Kül rengi bir akşam vakti
Kaybolan renkler misali
Kaybolur gider gözümde dünya

İşte o an bir fırtına kopar
Sanki o an yer yerinden oynar
Bir koca çınar dalından
Savrulan yaprak misali
Savrulur gider güzelim dünya


Melih Kibar :

“Melih Kibar & Çiğdem Tâlu bir tesadüf değil. İçimdeki Fırtına da bir tesadüf değil. Bu müthiş bir şeydir yani. Ondan sonra Çiğdem’e telefon açtım, 8 buçuk saatten fazla bekledim telefonun başında, 8 saat 40 dakika filan bekledim. ‘Çiğdem sen bu parçayı neden yaptığımı biliyor musun?’ dedim. Ağladık telefonda ondan sonra karşılıklı. Bu başka bir şeydir yani, Allah insanlara bunu yaşatmalı, bu çok özel bir şey. Ondan sonra herkes Çiğdem Talu – Melih Kibar olarak bizi görmeye başladı, Çiğdem dendiği zaman Melih, Melih dendiği zaman Çiğdemdik biz.”

--------------------------

Melih Kibar'a içten içe kızıyorum bu belgeseli her izlediğimde, bunca dert etmeye ne gerek vardı statüyü, yaşı, çevreyi, ruh eşini bulmuş olmak bunun üstesinden gelmenize yetmiyor muydu? Bu iki insanın herhangi bir zaman diliminde çarpışması, karşılaşması gerçekten de bir lütuftur bence. Kendi tabirince "sinerji" yakalamış olmak.. Çiğdem Talu, 44 yaşında göğüs kanserinden yalnız öldü, Melih Kibar ise 54 yaşında yine kanserden (malign melanom denen bir cilt kanseri) yine yalnız öldü. Aradaki 12 yaş farkını belki de dünyada Çiğdem Talu'dan 10 yıl fazla kalarak yakaladı ama böyle olmayabilirdi, böyle olmamalıydı...

Çiğdem Talu'nun arkasından, "Ben Çiğdem'den sonra şarkı sözü yazarı olarak Çiğdem’in Ç’sinin çengelini bile bulamadım" diyecek ve uzun bir sessizlik döneminden sonra yeni bir beste yaparak adına “Sessiz Veda” diyecekti. Ve ardından insanlar onun "biricik aşkı" ile kavuşmaya gittiğini söyleyecekti...
Bana göre ise, "bir koca çınar dalından savrulan yaprak misali" bu aşkı yakalamaya ve pişmanlığına son vermeye gitti...




Bir parça daha fazla fikir sahibi olmak için kitabi alın, DVD'sini izleyin ya da en azından bu röportaji okuyun derim.

http://www.derki.com/sayfalar10/anaroportaj.html

11 Haziran 2009 Perşembe

Kiwi's love

Hergün yeni birşey öğreniyoruz, bu bilgiyi öğrenmemi ve hayretler içinde kalmamı babamın bahçe bakımına olan ilgisine borçluyum. Efendim bildiğimiz kiwi yada kivi, hani şu marketten bi kerede elimize alıp kıvamına bakıp orta sertlikte olanlarını tercih ettiğimiz.. Sonra da soyup (ben kaşıkla içinden yemeyi severim yumurta gibi) servis yaparak yediğimiz... Meğer ne duygusal, ne içli, ne naif bir meyveymiş. Şöyle ki; bir kivi ağacı yetiştireceksiniz mesela, kivi fidanı ekerken erkek ve dişi kivi fidanlarını yanyana dikecekmişsiniz. Çünkü bu zarif bitki yanında can yoldaşı olmadan meyve veremiyor.
Erkek kivi çiçeği ve dişinin meyve tutulumunu artırmak için bölgede arı kovanı da bulundurmanız gerekiyor, çünkü erkek çiçeklerin polenleri ancak arılarla dişi çiçeklere taşınıyor. Aksi halde tozlaşmayı ve dolayısı ile meyveleri unutun. Ancak kivi çiçekleri arı camiasını çok da cezbetmediği için kivi yetiştirlen ortama başka çiçekler de ekiliyor ve bu aşk böyle çiçekler, böcekler içinde hayat buluyor...

Beni kalbimden vurdun kivi, aşkınıza, sevginize şapka çıkarıyorum.
Hayat arkadaşınla uzuuuuun ve mutlu mutlu hasat zamanları diliyorum!!!


6 Haziran 2009 Cumartesi

Forever 21 forever

Durun durun, açmayııın!!!!
Starbuck'ın biraz ilerisi Harajuku'dan Omotesando'ya giderken, Hub'un direk yanı... İlk yazısını gördüğümde "Open on April 29" bi tuhaf olmuştum, bir ayla mı kaçırır insan? Burası benim Amerika'da en sadık müşterisi olduğum ve vitrinlerinin fotoğraflarını çektiğim mağaza. Tokyo'da hiç beklenmedik şekilde şube açması tabi zamanlama konusunda beni isyana sürükledi..Kız arkadaşlar için şöyle açıklıyım, Mango ile Bershka arası bi tarz, hafif Abercrombie etkisi ama H&M kadar ucuz..Bu durumda vazgeçilmez tabi. Şu sarı torbaları bile içimi bi tuhaf yaptı. Hele ki indirim sezonunu yakaladıysanız... Benim için Tokyo'ya gitmek için, kızlar sizin içinse ziyaretime gelmeniz için reasonable&fashionable bir neden daha...









Aşağıda (Indianapolis şubesi, 2005)

31 Mayıs 2009 Pazar

What is your impact factor?

Akademik hayatımıza renk katan terimlerden biri olan "Impact Factor" akademik dergilerin gerçek saygınlığını gösteren ve yılda kaç kez site edildigi üzerinden hesaplanan ortalama rakamlardır. Bu mantıkla söylenebilir ki; çok iyi bir dergide çok güzel bir makale yayınlamış olsanız bile eğer yeterince kişi sizin yayınınızla ilgilenip citation olarak göstermemişse çok da bir anlam taşımıyor ne yazık ki... Bu noktada sadece güzel bir dergide yayın yapmakla kalmayıp, bir de onu diğer bilim adamları görsünler ve kullansınlar diye cebinizde extra bir endişe ile de dolaşır hale gelmeniz arzulanıyor sanki. "Paris'te lanetli bir ressam olmaktansa impact faktörü düşük bir dergide yayın olmayı tercih ederim" demesi mi bekleniyor yayınlarımızdan?
Seriously, what is wrong with some people?

Durum böyleyken, aşağıda yer alan formüldeki gerçeklik payı da artıyor doğal olarak..:)

28 Mayıs 2009 Perşembe

İnsanın bir kardeşinin olması....



...başınıza gelebilecek en güzel şeydir. Kendi seçme şansınız olmadığı için anne ve babanıza bir kat daha hayranlık duymanızı gerektiren bir duruma dönüşür zaman içerisinde. Kendi açısından misler gibi yaşayıp giderken birden ortalığı darma duman etmeye gelen davetsiz bir misafirdir kardeş. Ben çok güzel karşılanmıştım gerçi, buradan teşekkür ediyorum. Geldiğimden beri beni hiç yalnız da bırakmadın...Çatı katı terasımızdaki minik arabalı günler (Safinaz & Temel Reis), çocukluğumuza damgasını vuran Alphaville ve Nena şarkıları, ezberlerden çıkmayan film replikleri, sonraları ise koşulsuz destek ve sevgisi ile hayatımdaki en benden insan olmuştur benim canım kardeşim...

Olayın biyolojik ve genetik boyutuna bakarsak bu "canlı" ve sizin aranızdaki davranış ve biçimsel değişiklikler anne ve babadan gelen homolog kromozomların kolları arasında meydana gelen parça değişimleri ile (crossing-over) oluşur. Bu parça değişimleri ile rekombinant (yeniden düzenlenmiş) DNA molekülleri meydana gelmekte ve böylece kardeşiniz, aynı genetik alt yapıdan gelmenize rağmen size fazla da benzemeyerek hayatınızı daha da güzelleştirmek için gönderilmiş eşsiz bir armağan olma sıfatına erişmektedir... Yani, en azından benim için öyle...

23 Mayıs 2009 Cumartesi

This is Love with a capital "L"!

Kendisiyle tanışmışlığım hayatımın farklı bir döneme geçtiği ve sonunda gerçeğimi çizmeye başladığım dekatın başlangıç zamanlarına rastlar. Bir düzeni değiştirmek, bilinmeyene gitmek ve yeni keşifler beni hep için için çektiğinden olsa gerek kendisine kendi ayaklarımla gönüllü olarak gittim ben. İlk gördüğüm anda etkilenmiştim, hoş zaten kim olsa etkilenirdi… Dün gibi hatırlıyorum da yaşanacak olan günlerin heyecanı ile nasıl da çarpmıştı yüreğim. Bir yandan dinginlik vaadeden güvenli kolları ile sarıp sarmalamaya hazırdı, diğer yandan da sohbeti eski bir dost gibi tanıdık geliyor ve benden izler taşıyordu şaşırtıcı biçimde… 9 ay kadar sürdü mutlu beraberliğimiz. Bu sürede beni hiç üzmediği gibi hep sürprizleri ile hayatıma renk katmaya devam etti. Sonrasına ne ben onu unutabildim, ne de o beni beklediğini söylemekten yoruldu. Gözlerimi kapattığımda hala gözlerimin önüne gelmesi bu sebeptendir. Zira bana beraberinde getirdiği herşeye de minnettarım. Bu da ona olan aşkımın artmasına yeter de artar bile… Yok yok, mütevazilik etme, biliyorum sen hep oradaydın da, ben seni geç tanıdım..
İşte yine söylüyorum; hep de fütursuzca söyleme taraftarı olmuşumdur: Seni seviyorum!!!



22 Mayıs 2009 Cuma

HOŞ GELDİM !!!!

Ve de pek hoş bulduk...Aynı zamanda da biraz karışık ve zor bulduk. Öyle ki destek almadan yapamadık hatta...Yine de keşiflere açık bir bölge olması heyecanlandırdı bizi...İlginç olarak hayatımdaki ilk ve tek ve muhtemelen son blog deneyimini evimden uzakta bir tatil şehrinde gerçekleştiriyor olmak umarım böyle Ege denizi gibi serin, ferah ve püfür püfür rüzgarlar estirir blogta.. O rüzgarlar da eğer olursa okuyanların üzerlerine bir parça serin nefes üfler umarım...

Evet evet kesinlikle pek hoş bulduk!!!