9 Kasım 2010 Salı

350. gün

Yaşadığınız, doğup büyüdüğünüz yerden uzaklaşmak, hele ki öyle 3-4 saatte eve ulaşamayacak bir noktadaysanız beraberinde zaman içerisinde değişen duygu dalgalanmalarını da getiriyor. Her başlangıç gibi, bu serüvenin de başlangıcı çok güzel, keyifli, hele ki gitmek için bir nedeni olanlardansanız...Bu okyanus aşırı göç semaları her zaman keşiflere açık, cazibeli ve kendinizi dinleme olanağı sunan yeni dünyaların kapılarını çalma şansı verir. Başlarda evinizden kilometrelerce uzakta ama aynı zamanda da Japon yapısının getirdiği gelenesekllik ile evinizde gibi hissettiğiniz bugünler uzun sürmez... Derken sizin gibi başka göçmen kuşların da varlığını keşfedersiniz, onların kanadında sıcaklık bulursunuz. Güzel arkadaşlıklar kurarsınız, "iyi ki varsınız" dedirten... Kimi zaman da buz gibi bir yabancılıkta kalbiniz kırılır.

İnsan alıştığı yerlerden uzaklaşıp yalnız yaşamaya başlayınca bir süre sonra katılaşıyor, başa çıkmayı öğreniyor ve hatta "kaya" gibi oluyor zamanla. Büyük ihtimalle de daha az duyarlı... Bir kere eskiden nazınızı çeken aileniz, eşiniz dostunuz burada yok. Dolayısı ile kimseye nazlanma veya şımarma lüksünüz de yok. En yalnız hissedilen anlar ise hiç şüphesiz ki hastalık anları. Şiddetli bir karın ağrısı yaşarken tek düşündüğünüz şeyin "kendi kendimi iyileştirmem gerek" olması önce üzer, sonra da hafiften acırsınız bu duruma. Geride bıraktıklarınızın tek tek gözünüzün önünen geçmesi an meselesidir. Kendi kendinize sağladığınız bu garip yaşama şaşarsınız; sahi sevdiklerimden, arkadaşlarımdan uzakta nasıl bu kadar mutlu olabildim diye? Karşımızda bulduğumuz kendimiz, artık daha "güçlü"dür, bunu anlarken gizli bir sahte sevinç de yaşarsınız içinizde. Ama aslında bilirsiniz ki, paylaşmayı azalttığımızda mutluluğumuzu da sınırlandırmış oluyoruz. Bu yüzdendir buralarda öyle coşku dolu kahkahalara pek rastlanılmaması...Ve bu yüzdendir artık eve dönme vaktinin geldiğini anlamanız...

20 Ekim 2010 Çarşamba

Doğumgünü'2010 in Tokyo

Efendim başından beri dedim kutlamıycam, zaten uzaklardayım, kim, nerden, neden hatırlasın ki vs vs.. Bu doğumgünü denen meret çok ilginç; ergenlikte hediyelerin göz alıcı ışığına doğru koşarken ilerleyen zamanlarda pasta üflemek falan, hatta doğumgününe katılmak yavan gelmeye başlıyor. Bu yıl Tokyo'da Türk kız arkadaşlarla geçti doğumgünü, umulmadık şekilde de eğlendik. Yine de insanın kendi ana dilini konuşup şakalaşması gibisi yok!!!



Doğumgünüme bu sene facebook damgasını vurdu, sabah Inbox(53) falan gösterdi bikaç gün boyunca. Kutlama mesajlarını 4 kıtadan ve 25 kadar farklı ülkeden aldım, annemin akrostij şiiri ve Murat&Burcu'nun sesli mesajı da son anda yetişince gözyaşları kaçınılmaz oldu... Eee zaman geçtikçe duygusallaşıyoruz tabi, o da bi gerçek! "The more candles, the bigger the wish!" Hala öyle çok dileğim var ki hayattan... Yol almaya devam yani...

Buna benzer bir şekilde kutladık Shibuya'da, bildiğin kremalı ekmek yedik...:)

11 Haziran 2010 Cuma

Yamanote love



Nesnelerle arkadaş olan insanlar vardır. Arabasıyla konuşan, çok sevdiği çantasından ayrılırken hüzünlü anlar yaşayan, iyi performans gösteren bi tost makinesine teşekkür eden...Ayrılmak zor gelir...Burada Tokyo'da bu benim için Yamanote tren hattı oldu. Hergün kullandığım bu hattı tanıyıp, yaşadıkça daha tanıdık geldi, özlenir oldu.


Tokyo Notice Board'un kesip kırpıp bozduğu yazımın orjinalini paylaşmak istedim:

Mountains hand might be that much punctual?

You might be a kinda blind-hearted person if you do not fall in love with the Japanese rail system. Since I am living on the way of Yamanote-sen in Tokyo, I am using the line everyday and somehow I’ve linked with this helix rail line. Wikipedia describes as the word of Yamanote consists of the yama 'mountain', no genitive suffix, and te 'hand', therefore mean of Yamanote turns to "mountain's hand".

Yamanote is one of Tokyos well-known rail lines, but its actually a bit more than this... Well, let me explain some great facts about this main line train loop which you might find interesting:

Firstly, Yamanote connects most of Tokyos major downtown stations, including 29 stations,running through 35 kilometers connecting mostly with other railway/subway lines (except for two stations: Shin-Ōkubo and Mejiro) . The Imperial Palace is known as the center of the loop.

Secondly, it has its own characteristic. I guess this is the only railway that has so many cool souveniour. For example, you can find miniature Yamanote clocks which reproduce train tracks and times or a train watch which you can wear. It shows the date and looks like a subway clock. Another unique item is the Yamanote Line Bath towel. You can see these on the way to Takeshida Street, Harajuku. These bath towels feature the designs of signboards on Yamanote line train stations. Lately, in one of my favorite toy shops in Ueno, I saw a jigsaw puzzle of each station’s signboard. Finally, seeing a Yamanote Green Tea Express” doesn’t surprise me at all. This unique product of bottled green tea exactly reflects the same design of Yamanote train, with all its details and the cute pistachio green and silver colors with a reasonable price of 368 Yen. All this stuff may seem funny but if you are one of those people, who is crazy for anything related to the Yamanote Line, you might want to purchase one of them.

Another unique feature of Yamanote is that, it has its own special melodies. You can even enjoy the “doors closing” melodies through your ride on the Yamanote Line. Actually, each main station has its own melody, so it is enjoyable and easy to know where you are on the loop.

And thirdlysince the line is the symbol of the rush-city life in Tokyo, it is the unique railway that where some events a Yamanote Halloween Party”could be held. Of course this is a debatable topic: you can clearly imagine how such a the party would be on that much hectic train with lots of party-lover gaijin people.

Finally, I recommend you to get a big circle tour in the Yamanote. It takes almost 65 minutes but it’s worth every minute. You can smell the great Tokyo city life and enjoy the TV screens above the doors or just watch the people in the train.

It makes me happy everyday, in the early morning, as if I see one of my old-friends and I couldn’t have imagined missing “a train line” when I went back my home country but it did. Ohh come on, it’s clearly more than a simple train line, it is love of Yamanote!!!

Elif Bahar Tuna

25 Nisan 2010 Pazar

Tokyology

December 2009


January 2010


February 2010
March 2010


April 2010

May 2010

June 2010

July 2010

August 2010

September 2010

October 2010



6 Nisan 2010 Salı

Eurovision çocukları...

..diye birşey varsa biz öyleydik abimle, 9-10 yaşlarımız Türkiye elemelerinin en renkli simalarını hafızamıza yerleştirmemize engel olamadığımız yaşlar olmuştur. Bu yazıyı en iyi anlayacak kişi yine, benimle o zamanları paylaşan kişidir.

http://www.youtube.com/watch?v=0E2RPPS4wbI
1986'da Halley'de karşımıza Candan Erçetin çıkar, "bir Gür Akad vardı, şimdi nerde acaba" dedirtir. Ezgilerdeki yumuşaklık, dönemin en iyi derecelerinden birini almamızı haklı gösterir elbette. Videoda 22 yıl sonraki buluşma dönemin orjinal görüntüleri ile harmanlanmış, 22 yıldaki değişim...Halley'i bu kadar büyülü yapan ise Melih Kibar ve İlhan İrem'in attıkları ortak imza olsa gerek hiç şüphesiz...

1987'deki finalist şarkımızın sözlerini şöyle yazsam, eminim zamane çocukları mırıldanarak okuyacaklardır. "Bir melodi ve müzikle bir melodi, bir melodi ve müzikle dostluk sevgi". Seyyal Taner ve "Şarkım sevgi üstüne" çok enteresan bir performans ve dans bileşimidir ama sonuna kadar da izlettirir kendini neden acaba o yıl sıfır puan almıştık diyerek, burdan buyrunuz...
http://www.youtube.com/watch?v=5F6k4FtDE_Y&feature=related


1988'de aşka aşık olmuş Sufi çıkar karşımıza, MFÖ vasat bir performansla ve dansla karşımızdadır. Yıllar geçecek ama onlar konserlerinde hala bu şarkıyı söyleyeceklerdir, karşılarındaki gençlik bir eurovision şarkısı olduğunu bilse de bilmese de eşlik edecektir... Sufi o sene 15.lik getirir ülkemize...


1989...Ah 1989... Timur Selçuk aşkla kalkışılan her işte olduğu gibi "Bana bana" yı besteleyip yönetirken kendinden geçmektedir, video tekrar tekrar izlenmeye değer. Kızı Hazal Selçuk'un da bulunduğu Grup Pan, ne yazık ki 21.liğe layık görülür, gönüllerimizde en üst sıralara kurulurken...
http://www.youtube.com/watch?v=hX8UMt3yBbY

1989 Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye Finali "Aşk-ı memnu (Oya&Bora), Hasret (Sertab Erener), Hep sıfır (Rüya Ersavcı), Pardon (Emel & Erdal), Fora fora (Neco) ve Elifin aldı beni (Arzu Ece)" gibi hafızalardan silinmeyen şarkılarla dolu, gelmiş geçmiş en iyi Eurovision Türkiye serilerinden birisi idi. "Bu işler hep politik mirim" diyenlere hak vermemek elde değil tabi, puanlamaları inceleyince.

1990'da tanıdık bir usta Kayahan çıkar karşımıza "Gözlerinin Hapsindeyim" der. Şarkıda beni etkileyen Demet'in yumuşacık vokali olmuştur Kayahan'dan ziyade ve elbette sarı saçlarını savurarak akordiyon çalan İskender Paydaş gönüllerde Apollo mertebesine ulaşmıştır. Bu şarkıya da haksızlık yapıldığını düşünüyorum; daha fazla görsel show ve ritm katılabilirdi evet ama 17.lik de değildi yeri.

Pekçok insan gibi bu yarışmadan sonra benim de Eurovision'a olan ilgim azaldı, takip de etmedim. Aklımda bu 5 yıl kaldı sadece. Son yıllardaki başarılarla mutlu olsam da, 80'lerinin sonundaki Eurovision şarkılarının bıraktığı tad silinmiyor. Kendimi mutfakta, yolda, iş yerinde "bin pardon*" söylerken buluyorsam bu pek de silmeye niyetimin olmadığını gösteriyor. Ya da abim youtube'da oyalanırken Neco'dan "fora fora" dinlerken hiç de garipsemeden rahatlıkla eşlik edebiliyorsam.... Varsın silinmesinler...Varsın beynimi işgal edenler bilinçsizce kaydedilmiş olan bu ezber satırları olsun...Varsın "aa benim gibi bir tane daha var, ne güzel" dediğim anlar gibi mutlu kalsın onlar da...

*Pardon: Emel-Erdal'ın 89 elemelerindeki romantik şarkısıdır.
http://www.youtube.com/watch?v=BTgoKeZ5L6Q&feature=related


15 Şubat 2010 Pazartesi

The Story of Us

Yaşamak var, bir de geriye dönüp "evet, ben bunları yaşadım ve hepsi de benimle beraber hala içimde" demek var. Dolu dolu sevgiyle geçen yıllara şöyle bir dönüp bakmak var. Eğer 80 yaşındaysanız mesela, tüm o yılları beraber geçirdiğiniz insana tek bir bakışla yeniden anımsatmak var. Bundan dolayı sanırım, ne zaman yaşlı bir çifti elele görsem ürperirim. Bembeyaz saçları, kırışık elleri ile beraber yaşanmış bir ömre hizmet eden bir aşkı/sevgiyi/bağlılığı/alışkanlığı adını ne koydularsa yıllarca yaşatan bu insanlar gözümde kutsal bir yere bürünürler ve çok büyük oranda gözlerim dolar...Çünkü bilir ki bu insanlar birinin birinden daha önce terketmesi çok da uzak bir gelecek değildir. Bu, korkutur mu onları, bilinmez. Daha mı çok bağlar birbirine, bilinmez. Yaşam sonsuz, aşk ölümsüzse eğer 80 yaşına gelmek birşey ifade etmez belki de. Bizler ayları, yılları kutlarken 30 yaşında, 40 yaşında ve 80 yaşında hala aynı eli, aynı aşkla tutabilenlere selam olsun.


Ve bu bağlamda..


Katie: That's not why I'm saying Chow Funs. Funs, I'm saying Chow Funs because we're an us. There's a history here, and histories don't happen overnight. In Mesopotamia or Ancient Troy there are cities built on top of other cities, but I don't want another city, I like this city. I know what kind of mood your in when you wake up by which eyebrow is higher, and you know I'm a little quiet in the morning and compensate accordingly, that's a dance you perfect over time. And it's hard, it's much harder than I thought it would be, but there's more good than bad and you don't just give up! And it's not for the sake of the children, but God they're great kids aren't they? And we made them, I mean think about that!


Ve elbette bir klasik...

Duke: "I am no one special, just a common man with common thoughts. I've led a common life. There are no monuments dedicated to me, and my name will soon be forgotten. But in one respect, I've succeeded as gloriously as anyone who ever lived. I've loved another with all my heart and soul, and for me, that has always been enough."