18 Ekim 2012 Perşembe

Doğumgünü'2012

Vay vay vayy!!! Koskocaman 1 sene daha geçmiş aşağıdaki post'tan beri. Nerdeydim ki bunca ben, neler yaptım tam 365 gün boyunca? Aslında bu seneye sığdırabilecek 2 büyük aktiviyeyi "başarılı" şekilde tamamladığımı düşündüğüm için  buruk değilim geçen bu seneye karşı. Demek oluyor ki Tinker Belller işin hakkını verdi. Birincisi ne kadar acı verici ve stresli ise, ikincisi de o kadar eğlenceli ve heyecanlı oldu. Bu sene gerçekleşmesini dilediğim tek dileğim kaldı. Seneye de onun yanından seslenirim belki, kimbilir:)) Neyse daha fazla açık vermeden, bu seneye hızlı bir gözatalım:


Nisan ayında böyle deli bir işe giriştik, sayısız sayfa fotokopi çektim,  sayısız dosya yaptım. Ama değdi tüm uğraşılara;)


Sonra yaz geldi, kalplerimiz ısındı, düğünler dernekler yapıldı:

Bir doğumgünü ve bir sene daha geçti, velhasıl. Hep böyle sağlıkla, mutlulukla, hep birlikte geçsin diliyorum.



17 Ekim 2011 Pazartesi

Doğumgünü'2011

Bir doğumgünü daha... Bu yıl mumları üflerken tuttuğum kocaman kocaman dileklerim var. Tüm Tinker Bell ailesini iş başına çağırıyorum.

2011



..ve bu vesile ile geçen yıllara hızlı bir göz atarsak:
2010 @ Tokyo



2009 @ İstanbul


2008 @ Tokyo

2 Eylül 2011 Cuma

A journey of a thousand miles...



"Çakılı kalmamak sırf alışkanlıklardan ötürü demir attığın koylara. Çıkmak oralardan, geçmek dalgakıranların beri tarafına, bilmediğin memleketlere varmak, tatmadığın yemekler yemek, sözlerini anlamadığın şarkılarla içlenmek, risk almak, dağılmak ve parçalanmak ve hasret çekmek buram buram, gurbetin tadına bakmak ve kendini yabancının gözünden görmek, şaşırmak yeniden, şaşırmak bir çocuk gibi dünyanın hallerine, çeşitliliğine, güzelliğine, acımasızlıklarına...şaşırmak ölene kadar... şaşırma kabiliyetini hiç yitirmemek..."

Budur ruhumuzun derinliklerinde yatan serüven. Budur bizi okyanuslar aşmaya götüren. Budur olgunlaştıran, geri dönüp baktığımızda ruhumuza bir nebze huzur katan... Bu yüzden kendini özleyen Hayat'ın oğulları ve kızları keşif yolculuklarına çıkar kendilerini bildi bileli... Sırf meraktan...

27 Nisan 2011 Çarşamba

I want to do with you what spring does with the cherry trees

My words rained over you, stroking you.
A long time I have loved the sunned mother-of-pearl of your body.
I go so far as to think that you own the universe.
I will bring you happy flowers from the mountains, bluebells,
dark hazels, and rustic baskets of kisses.
I want to do with you what spring does with the cherry trees.

Pablo Neruda
----


"Sakura, 桜". Tek bir kelimenin ne çok şey ifade ettiğine daha önce şaşırdıysanız, bir yenisini eklemeye hazır olun! Sakura, kelime anlamı olarak kiraz ağacı çiçeği, Japon halkı için ise aşk, güzellik ve estetiğin pespembe bir yansıması. Sakuraların açtığı dönem Japon halkı için bi nevi kutsaldır, naif Japonlar arkadaşlarını, sevgililerini ve ailelerini alıp tapınaklara, parklara ve bahçelere akın ederler ve "hanami" yaparlar. Bu tüm yıl beklenen hanami sezonu oldukça kısa sürer, her güzel şey gibi. Kendinizi cennet bahçelerinden birinde sanacağınız kadar huzurlu bir atmosferde yürürken hayatın da sakura çiçekleri kadar hızlı geçip gideceğine, gelip geçiciliğie duyulan heveslere, faniliğe hayıflanırsınız (ya da olması gereken budur), hayatınızdan daha çok tad almaya and içersiniz; zira bugün üstünüze dökülen sakura çiçekleri 6 ay sonra kar tanelerine dönüşecek ve doğa yeninden canlanacak, bu çarkı doğa ana bıkıp usanmadan çevirecektir...

Japonya'da okulların açılma dönemi, yeni mezunların işe başlaması ve hatta düğün tarihleri hep bu döneme denk gelmektedir. Bu fenomen için Japonlarımız en uygun hanami haftasonunu forecastlerden kovalar ve şehir şehir full bloom olma tarihlerini izlerler. Normal bir sezonda sakuralar solana kadar ağaçta kalmaz, en güzel döneminde salına salına düşerler. Hayatlarını yaprak gibi savuran kamikaze pilotları ile özdeşleştirilmelerinde de bu erken ve olgun zamanda dökülmelerinin etkisi vardır. Yaşamın tüm uyanışını simgelerken, öte yandan da ölümün gerçekliğini yüzünüze çarpar. İki kapılı handır yani. (Tam bu esnada "Son Samuray" filmindeki son sahneyi hatırlayanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır.)

Bir de en sevdiğim Japon arkadaşımın kliniğinin ve aslında keşke koyabilsem dediğim gelecekteki kızımın adıdır. Bu an için ise blogtaki nickname'im olarak benimle yaşıyor.

9 Nisan 2011 Cumartesi

intihar etmek için kendini öldürmek zorunda değilsin; bunun başka yolları da var...




*aşamaları nedeniyle sonuçlanması altı ayı, bir yılı falan bulabilir. akademik hayatın en kazık sınavıdır. öyle ki insan sıfırdan üniversite sınavına girip okumayı tercih edebilir.. o derece yani.. (www.eksisozluk.com)

----
Ganbatte Erifu!!!

8 Nisan 2011 Cuma

You've got a message from Sakuragirl !!!


Mayıs 2009 idi yazdığımda "This is Love with a capital "L"!" diyerek. 2 yıl sonra aynı sevgi, kaldığı yerden aynı şiddetiyle devam ediyor. Büyük acıların içinden geçip, yaşamaya devam edenler en güçlü olanlardır. Biliyorum ki zoru başarırsın, daha önce yaptın, yine yaparsın...

Ganbatte Nihon!!!

9 Kasım 2010 Salı

350. gün

Yaşadığınız, doğup büyüdüğünüz yerden uzaklaşmak, hele ki öyle 3-4 saatte eve ulaşamayacak bir noktadaysanız beraberinde zaman içerisinde değişen duygu dalgalanmalarını da getiriyor. Her başlangıç gibi, bu serüvenin de başlangıcı çok güzel, keyifli, hele ki gitmek için bir nedeni olanlardansanız...Bu okyanus aşırı göç semaları her zaman keşiflere açık, cazibeli ve kendinizi dinleme olanağı sunan yeni dünyaların kapılarını çalma şansı verir. Başlarda evinizden kilometrelerce uzakta ama aynı zamanda da Japon yapısının getirdiği gelenesekllik ile evinizde gibi hissettiğiniz bugünler uzun sürmez... Derken sizin gibi başka göçmen kuşların da varlığını keşfedersiniz, onların kanadında sıcaklık bulursunuz. Güzel arkadaşlıklar kurarsınız, "iyi ki varsınız" dedirten... Kimi zaman da buz gibi bir yabancılıkta kalbiniz kırılır.

İnsan alıştığı yerlerden uzaklaşıp yalnız yaşamaya başlayınca bir süre sonra katılaşıyor, başa çıkmayı öğreniyor ve hatta "kaya" gibi oluyor zamanla. Büyük ihtimalle de daha az duyarlı... Bir kere eskiden nazınızı çeken aileniz, eşiniz dostunuz burada yok. Dolayısı ile kimseye nazlanma veya şımarma lüksünüz de yok. En yalnız hissedilen anlar ise hiç şüphesiz ki hastalık anları. Şiddetli bir karın ağrısı yaşarken tek düşündüğünüz şeyin "kendi kendimi iyileştirmem gerek" olması önce üzer, sonra da hafiften acırsınız bu duruma. Geride bıraktıklarınızın tek tek gözünüzün önünen geçmesi an meselesidir. Kendi kendinize sağladığınız bu garip yaşama şaşarsınız; sahi sevdiklerimden, arkadaşlarımdan uzakta nasıl bu kadar mutlu olabildim diye? Karşımızda bulduğumuz kendimiz, artık daha "güçlü"dür, bunu anlarken gizli bir sahte sevinç de yaşarsınız içinizde. Ama aslında bilirsiniz ki, paylaşmayı azalttığımızda mutluluğumuzu da sınırlandırmış oluyoruz. Bu yüzdendir buralarda öyle coşku dolu kahkahalara pek rastlanılmaması...Ve bu yüzdendir artık eve dönme vaktinin geldiğini anlamanız...